Algılarımıza Dair:
Algının Sınırları
Genellikle çevremizde olup bitenler hakkında derin bir farkındalığa sahip olduğumuzu düşünürüz. Etrafı
kavrayışımızın doğruluğu ve eksiksizliğine olan bu inancımız aslında oldukça doğaldır çünkü dünya ile ilgili algımız,
duyu organlarımızın da yardımı ile, oldukça zahmetsiz ve hızlı şekilde oluşur. Fakat insanlar da dahil olmak üzere
tüm canlılar dış dünyadan gelen uyaranları ancak belirli sınırlar dahilinde algılayabilir. Bu sınırları şekillendiren en
önemli faktör canlıların biyolojik yeterlilikleridir.
Canlı türlerinin dış dünyadan gelen çeşitli uyaranları fark edebilmelerini ve anlamlandırabilmelerini sağlayan
kendilerine özgü mekanizmaları vardır. Bu mekanizmalarının yapısındaki farklılıklar beraberinde türe özgü
biyolojik sınırlamaları getirir. Örneğin, insan gözünün sadece üç yüz atmış ila yedi yüz nanometreler arasında
dalga boyuna sahip elektromanyetik dalgaları, yani elektromanyetik spektrumumun binde birinden bile çok
daha küçük bir kısmını işleyebildiği bilinmektedir. Öte yandan yılanların bu aralıktaki ışınlara ek olarak, özellikle
gece karanlığında kızılötesi ışınları da görebildiğine ya da rengeyiklerinin avlanmak ve tehlikelerden korunabilmek
için kullandıkları bilgilerin önemli bir kısmının morötesi ışınlardan geldiğine dair çeşitli bulgular vardır.
Duyma ve koku alma becerilerimiz söz konusu olduğunda da durum pek farklı değildir. Ortalama bir insanın
duyabileceği ses frekansının üst sınırı yirmi bin Hertz iken yunuslar iki yüz bin Hertz’e kadar olan sesleri
duyabilirler. Daha yakınımızdan bir örnek arayacak olursak uzun yıllardır insanlar ile iç içe yaşamaya alışmış köpek
dostlarımızın önceden tanıtılmış kokuları ayırt etme becerisinin bizden yaklaşık yüz kat daha iyi olduğunu
görürüz. Ayrıca uzaktan gelen sesleri duyma konusunda da bizden yaklaşık dört kat daha başarılılardır.
Türler arasında olduğu kadar yüksek olmasa da aynı türün bireyleri arasında da dikkate değer biyolojik farklılıklar ile karşılaşılabilir. Örneğin, kadınların ortalama renk tonu ayırt etme becerileri erkeklere oranla çok daha gelişmiştir. Bu durumun avcı-toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek arasındaki görev farklılığından kaynaklandığı düşünülmektedir. Kadınların toplayıcılık görevi, yakın tonlardaki yeşil yaprakları ya da birbirine benzer kırmızı meyveleri görüntülerine bakarak ayırt edebilme sorumluluğunu da beraberinde getirmiş ve muhtemelen bu durum kadınlara renk ayırt etme konusunda erkeklere oranla daha yüksek bir beceri kazandırmıştır.
Tüm bu örnekleri düşünürsek gün içinde karşılaştığımız uyaranların küçük bir kısmını fark edebilirken çok daha fazlasının varlığından bile haberdar olmadığımızı görebiliriz. Üstelik bu, sadece fiziksel uyaranlar için geçerli olan bir durum da değil. Bir olgu ya da durum hakkında düşünürken muhtemelen oldukça sınırlı bir bakış açısı ile değerlendirme yapar, sadece kendi penceremizden gördüklerimizi yorumlarız. Benzer şekilde, yaşama veya insana dair görüşlerimiz, bu konularda öne sürülmüş olan fikirlerin küçük bir bölümünü kapsar. Bu durumu biraz olsun değiştirerek hayata dair kavrayışımızı geliştirmek için yapabileceğimiz önemli şeylerden bir tanesi ise birbirimizi dinlemek ve anlamaya çalışmaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder